OTOBİYOGRAFİ
28 Nisan 1966 yılında Ankara da doğdum. Hayat a dair ilk hatırladığım, Türk filmlerinde olduğu gibi bahçeli, tek katlı, içinde çam ağaçları, meyve ağaçları ve pek çok çiçeğin olduğu evimizdi. Okul öncesi ve ilkokul döneminde, çocukluk çağında oynanabilecek ne kadar oyun varsa ve hatta kendi icat ettiğimiz oyunlar da dahil ,oynanmadık oyun bırakmadım. Fakat bunlardan biri var ki, hayal güçlerini bile zorlar nitelikte. Evimizin ön bahçesine bir uzay gemisi yapmak için (hem de kömürle çalışan ve bir buhar kazanı olan) hangar ve üretim yeri olacak bir kuyu kazmak olmuştu. İşe büyük bir hevesle başlamama rağmen, nedense bunu bir kazma ve kürekle başaramayacağımı 2 gün sonra anlayıp, üzerini tahta ile kapatıp, onun üstünü de toprakla kapatmak suretiyle ,babamın ertesi gün kuyuya düşmesine sebep olmuştum. Muhtemelen babam o kuyuya nedendüştüğünü hiç anlamamıştı. Mahallede para ile bilet kesip, Hacivat- Karagöz oynatmak,bahçeden maydanozları yolup pazarda satmaya çalışmak, evdeki kuruyemiş paketlerinden aşırıp, bunları dışarıda çocuklara satmak,tornet adı verilen tahta kasalı araçlar yapıp pazarlarda eşya taşıma filosu kurmaya çalışmak ,evdeki kullanılmayan bakır tencereleri hurdacıya satıp para kazanmaya çalışmak ,sayısız ticari girişimlerimden bazıları. Okul öncesi ve ilkokul çağındaki bu hızlı ticari girişimler ve bilimsel icatlar yapma arzusu ,içimdeki bitmez tükenmez enerjiyi boşaltmak için şimdi ne yapsam düşüncelerinden beni bir türlü kurtaramadı. Yine o dönemlerin oyun çeşitliliği ve özgünlüğü ile,her çocuğa nasip olmayacak hareketli ve eğlenceli bir ilk on yıl geçmesini sağladı. Karpitle kuka patlatmak,inşaatlardan altındaki kum yığınlarına atlamak(genelde birinci katlardan atlardık,ama ikinci katlardan da atlama rekorlarımız oldu,kumun miktarı ve inceliğine göre),yük taşıma dışında sürat yapmak için imal ettiğimiz tornetlerle yokuş aşağı yarışa tutuşmak, sapan ve mantar tabancaları ile savaşlar, planlı programlı mahalle kavgaları,çıtalı adı verilen uçurtmaları uçurmak,kukalı yakan top vs…
İlkokula Kalaba Kocatepe ilkokulunda başladım . 1 ve 2 nci sınıflarda fırtına gibiydim. Uzun yıllar boyu görüp göreceğim tek fırtına da bu olacaktı zaten. Okulu bir eğlence olarak görüp,ilk yazıyı sökme başarısı göstermemde ve başarılı bir okul hayatım olacağı izlenimi veren bu ilk 2 yılda, Melahat hocanın katkısı inkar edilemez. Ancak 3 sınıfta yeni hocamız Gönül Kutur’ un katı disiplini ile,okulun ne melanet bir yer olduğu gerçeği yüzüme olanca şiddetiyle vurulunca, okul deyince tir tir titreyen tipik öğrenci kimliğime kavuştum nihayet. Bu korkunç okul imajı ne yazık ki uzun yıllar(tüm okul hayatım boyunca )sürecek okuldan ve derslerden korkma tohumunu atacaktı. 1966′ da başlayıp 1977′ ye kadar süren bu rüya gibi güzel günlerden sonra, Basın ortaokuluyla başlayan bulutlanmalar, 1979′ da ailede başlayan medeni bir şekilde ayrılma ( o zaman en çok duyduğum kelime buydu) operasyonu ile Türk filminin kaotik gelişme bölümüne gelmişti. 1980′ de meydana gelen askeri darbenin bir benzeri de bizde meydana geldi, ve evde yalnız yaşayamayacağını anlayan babam evi satarak yepyeni ufuklara doludizgin yelken açmamızı sağladı. Şimdi geriye dönük anılarımın artık güneşli, mutlu aydınlık izleri değil,tıpkı darbenin bulutlu ve sessiz Pazar günü gibi ,birbirinin aynı lise yılları başlamaktaydı. Ankara Aydınlıkevler Lisesi yılları 12 eylül ile başlamıştı,huzursuz kasvetli. İlkokul 3.sınıfta başlayan başarısız okul hayatı olanca hızıyla devam ediyordu. 5 sınıf ta çaresiz edebiyat bölümünü seçtirdiler,değerli okul büyüklerimiz. Nede olsa bizde, bu vatana hayırlı ,iyi meslek sahibi bir genç olma ihtimali görülmüyordu. 5 ve 6 edebiyat C den sonra nihayet okul hayatımız bitmişti. Yada ben öyle sanıyordum.
Lise 3.sınıfta üniversite diye bir şeyin varlığını keşfedip, öss denen bir sınavla girilen ve günlük kıyafetlerle gidilen , okullar olduğunu anlamıştım. Anladım ama Mahmut Tezcan’ ın aşama dergilerinden 4 sayı ancak alabildim,sıkıldım. Hafta sonları dershaneye bile gittim, iyi bir okul kazanacağımdan emin olan babamın zorlamasıyla. Zaten sülalede de kazanacağıma dair kimsenin benden umudu yoktu, bende umutları boşa çıkarmadım ve hiçbir yeri kazanamadım. Ve iş hayatım böylece başladı. Matbaa kağıdı toptancısı,Avukatlık bürosu ve Fırat holding , iş haytımın ilk basmaklarını oluştururken , Fırat holding ve o zaman ki yöneticilerinden Hasan adında olan ama soyadını hatırlayamadığım bir kişiden bahsetmeden geçemeyeceğim. Benim tıp fakültesini kazanmamda etkisi olmuştur . Şöyle ki ,o yıllarda telefonlar çevirmeli ve üzerine minik asma kilit takma uygulaması var. Holding’e bakarmısınız, o yıllarda telefonunda asma kilit modası var,neyse. Adam bana şu telefona kilit al tak demiş. Bende kilit alıp takmışım, kilidin beraberinde satıcı beş altı tane de anahtar vermiş. Bende lazım olur diye bir tanesini kendi anahtarlığıma takmışım, Bir süre sonra Hasan Bey bu anahtarı benim anahtarlığımda görmüş. Beni çağırdı yanına “bu ne geziyor senin yanında ,sen hırsızmısın, gizli gizli şehirlerarası konuşmamı yapıyorsun” dedi ve film orda koptu. Zaten sınavı 2. girişimde de kazanamamıştım. Bütün işleri askıya aldım. Sınavı kazanamadığımı öğrendiğim gün kaldırdığım kitapları çıkardım ve çalışmaya başladım. O gün ben sınavı kafamda kazanmıştım işte. Odamda duvara astığım ilk ders notunun çarpım tablosu olduğunu söylesem bilmem olayın vahametini anlatmaya yeter mi. Ama en azından çarpım tablosunun 5 ler ve 2 lerini yazmamıştım ,çünkü bunları biliyordum. Her şeye sıfırdan başladım. Tüm gün bir dershaneye de kayıt yaptırdım,ve bir yıl boyunca sadece sınavı ve Hasan Beyi düşündüm.
Sınav bittiğinde bir yerleri kazanacağımı biliyordum artık. Sınav sonuçları açıklandığında 2. tercihim olan Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi nin, edebiyat bölümü mezunu, 2 yıldır yapmadık iş bırakmayan öğrencisiydim artık. Tabi bu durum o yıllarda bizim sülalede, Türkiye nin enflasyonunun sıfır olarak beklenmesi kadar bile beklenmiyordu. Oysa ki benim asıl ve en çok istediğim bölüm Turizm ve Otelcilik Yüksek Okuluydu. O zamanlar daha yeni yeni kuruluyordu. Ama ne çare ki her çağın mesleği doktorluk kaderimizde varmış, hatta kazanma ihtimalim hayli yüksek olan TRT nin spikerlik sınavı bile harcanmıştı bu uğurda. Tüm aile mutluydu. Ama ben okula başlayınca o yıl okula gitmemeye kararlıydım. O kadar çok yorulmuştum bu sınavı kazanmak için, 1 sınıfı karar verdiğim gibi resmen es geçtim. Okula gitmek yerine hemen oluşturduğumuz arkadaş grubumuz ile Konya nın altını üstüne getirdik. Geziler, çay partileri,sabahlara kadar commodor 64 oyunları ve sonuçta bir yıl gitti. Tıp fakültesinde 2 yıl üst üste aynı sınıfta kaldın mı atılırsın,bizde atılmamak için 2. tekrarda okulumuza gittik ve direkt geçerek ,2 senede ancak 2. sınıfa varabildik .2 sınıfta yine aynı uygulama devamsızlıklar ve gezmelerle devam etti. Tabii kaçınılmaz son 2 sınıfında ilk yılında çaktık. 2 sınıfın 2 tekrarında atılma korkusu ile tekrar çalışmalar ve direkt geçerek nihayet 3 sınıfa varabildik. 3 sınıfa medeni halimi değiştirerek başladım, 1989 yılında eşim Nuran Tunç Barkan ile evlendim. İlk 4 yıldaki gayet hareketli geçen dönem sona ermiş ve tüm kalma opsiyonlarını kullanmış bir evli öğrenci olarak, başarı kaçınılmaz olarak geldi ve tıp fakültelerinin en zor sınıfları olan 3 4 5 6 firesiz olarak eşimin de katkıları ile sona ermiş oldu. Bu arada 3 sınıfa evli olarak başlayan bendeniz 6. sınıfa da baba olarak başlamayı seçtim ve sevgili kızım Ayçalı yıllarımız 1992 yılında başladı.
Mezuniyet den sonra ilk görev yeri Kars oldu .1 yıl olan mecburi hizmete rağmen 6 yıl kalarak 6 kere mecburi hizmetimizi tamamlamış olduk. Karsdaki görev süremin neredeyse tamamında Verem Savaş Dispanseri Başhekimliğini sürdürdüm. Kars Türkiye nin en soğuk şehirlerinden olmasına rağmen oranın kendine özgü tarifi zor özel bir güzelliği vardır. Bu fiziksel soğuğu telafi eden ,ve orda kalmanızı sağlayan KARSEMPATİK bir ruh . Sokakları ,binaları,insanları ile her zaman en güzel duygularla hatırlayacağım. Burada, karsda başlayıp Diyarbakır’ a uzanan dostluğumuz ile bir ağabey kardeş ilişkisinden bile öteye giden yakınlığımız ile sevgili A Gaffar Okkan ı rahmetle anmam gerekiyor. Paylaşmadığımız neredeyse tek bir gün bile olmayan ağabeyimin Kars’ a verdiklerini ve katkılarını Karslılar asla unutmayacaklar. 1999 ve 2000 yıllarında askerlik görevini Diyarbakır kırsalında çeşitli bölgelerde tamamladıktan sonra ,Gaffar ağabeyimin isteği ile tayinimi Diyarbakır’a aldırarak Diyarbakır Devlet Hastanesinde çalışmaya başladım. 2000 yılından bu yana Türkiye nin en soğuk ilinden gelip en sıcak ilinde çalışmaktayım. Bir yıl diye başlayan mecburi hizmet görevi 1993 yılından bu yana tam 16 yıldır devam ediyor.2004 yılından bu yana sadece özel sektörde çalışmaya devam etmekteyim.
Hayatın özel bir ritminin olduğuna inanırım.Bu ritimin yaşayışımız ile çakışmaması gerektiğine inanırım, yani hayatla didişmem.Evrenin tümünün tanrının bizzat kendisi olduğuna inanırım ve evrendeki har şey onun doğal parçası olduğuna göre ,insanlarında onun bir parçası olduğuna inanırım. Nasıl biz bedenimize ait her şeyden haberdarsak, tanrıda kendinden bir parça olan her insandan haberdardır her an. Her şey tanrının bir parçası ise tanrıya hizmet etmenin sonsuz yolu vardır. Doğaya saygılı olmak ,ağaçlara,denizlere ,hayvanlara,havaya saygılı olmak, zengin fakir ,aptal ,cahil demeden herkese saygılı olmak, tanrı ya ibadetin sonsuz yollarından sadece bazıları. Ekstrem zekalar dışında, akıllı ve daha az akıllı yada zeki insan ayrımlarına inanmam. Zekanın sadece matematik zeka olarak algılandığı günümüzde, bence iyi fizik problemleri çözemeyen ama iyi spontane espri yapan bir insanda en az diğeri kadar zekidir. Zeka, insan beyninin sorun çözme yetisinin bir yansıması olduğuna göre, zekanın çeşitleri olmalıdır. Bu konuya ayrı bir başlık altında sonra deyineceğiz. Ölümden sonraki hayatın ışık hızında yaşadığı bir boyut ise ,o ortamda yaşayanlar için bu sorun olmaz, birbirlerini fark edebilirler.Ayrıca o hızda bedene, besine,zamanada ihtiyaç yoktur
O halde öldüğümüz zaman götürdüğümüz sadece düşüncelerimiz ve anılarımız. Düşüncelerimiz yaşayacağına göre ne kadar iyi düşünceyle boyut değiştirirsen o kadar iyi olursun. Evren hakkında yorum yapmak için milyarlarca galaxinin ne demek olduğunu bilen insanların sayısının artmasını bekliyorum. Dünya daki sorunların önemsizliğinin evrenin boyutlarının büyüklüğü ile ters orantılı olduğuna inanırım ve yaşarım.
Cahilliğin (kara cahil değil,az şey bilmek anlamında ) mutluluk getirdiğine Enstein kadar inanırım. Beynin vücud için değil ,vücudun beyin için olduğuna inanırım. Beynin bir yerden bir yere gidebilmek için vücudu geliştirdiğine inanırım. Yani önce beyin vardı. Sizede cahalet içinde bir ömür dilerim.